İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

SENSİZLİĞİN BOŞLUĞU

Biliyor musun bir haftadır herkes ayrı telden çalıyor. Biri 27’siydi diyor, diğeri 28’iydi diye ısrar ediyor… “Ne çabuk unuttunuz” diye düşünme sakın. Giderken kapanmaz bir boşluk bıraktın içimizde. Doldurulamadığı gibi gün geçtikte daha da büyüyen…

Belki de bundandır anlaşmazlığa düşüşümüz, inatla o tarihi hatırlamak istemeyişimiz. Bize veda ettiğin gün, 29 Martta, Mehmet dünyaya “Merhaba” dedi. Eda ablam biricik yeğenini hastanede görür görmez cami avlusunda bana can verebilmek için dibimde bitivermişti. Abimler, babam, annem hiçbiri kendilerinde değillerdi. Sağlam durduğumu düşünen ben, gün boyu kalabalığa boş boş baktığımı gün sonunda gelen hiç kimseyi hatırlayamadığımda anladım.

Sabah babamın diğer odadan yükselen “Ender,kalk oğlum,Ender ses ver” nidaları dün gibi kulaklarımda. Odaya geçtiğimde babam, elindeki su dolu bardaktan eline su alıp yatağında hareketsiz şekilde yatan abimin yüzüne serpiştiriyordu. Annem……. Ah güzel anam! 46 yıl gül bebek gibi baktığı yavrusunun hareketsiz duruşuna inanamayıp dövünmeye başladı yanı başında. Ne yapacağını bilmeyen ben, diğer odada şaşkın şaşkın yatakta oturmuş bekleyen ve daha önce ölüm kelimesini hiç duymamış olan yedi yaşındaki yavruma nasıl anlatacaktım “kardeşim” diye seslenen,onu çok seven dayısının artık yanımızda olmayacağını? Tabii abimlere de haber vermeliydim, ama nasıl? Numaralar silinmişti aklımdan, sadece numaralar silinse iyi, isimleri de yoktu dimağımda. Bilinçsizce çevirdim numaraları, küçük abim karşımdaydı. “Kaybettik abimi” dedim, karşımdaki şoke olmuştu. “Nasıl, nereye gitti” dedi. “Öldü, abim bizi bıraktı, en kötü şakayı yaptı bize” diyebildim. Karşıdan hıçkırık sesi gelince kapattım telefonu. Ailemizin en deli dolusu , en şakacısı olan diğer abimi aramam lazımdı. Aradım, kısa kelimelerle özetledim durumu, inanmadı, “saçmalama, kapat telefonu” dedi, sesi titreyerek. Dakikalar sonra nefes nefese girdi içeri. Annemin feryadı devam ediyordu. Babamın yaşadığı şaşkınlık, yerini çaresizliğe bırakmıştı. Karşı çekyatta oturmuş, hareketsiz yatan oğluna sabitlenmişti bakışlarını. Geçtim diğer odaya, güçlü olmalıydım. Ben dağılırsam annemi, babamı, kızımı, abilerimi kim toparlayacaktı. Dilim döndüğünce anlattım yavruma o çok sevdiği dayısının bir daha yanımızda olamayacağını. Babasını aradım, gelip aldı kızımızı kısa zaman sonra. Haberi alan gelmeye başlamıştı, ortanca abimle son görevimizi yaptık biriciğimize. Hazırladık onu son yolculuğuna. Ambulans görevlileri onu bizden almaya gelene kadar koruduğum metaneti, onu, siyah malzemeden yapılmış bir üstlükle, bir sedyede kapıdan çıkarırlarken kaybediverdim. Tutamıyordum gözyaşlarımı, içimdeki yangın hıçkırıklarla karışıyordu. Ne çok sevilmiştin, ne çok sevmiştik seni…

Hep kısıtlı yaşadın dünyayı, büyük ölçüde dört duvar arasında, yılda en az bir defa günlerce yoğun bakım ünitelerinde… Ne okula gidebildin, ne o çok istediğin askerliği yapabildin. Kardeşin askerlik iznine geldiğinde senin için getirdiği kamuflajı sana giydirdiğinde çektirdiğimiz fotoğrafın kaldı o büyük gülüşünle çekmecede… Nasıl da korkardın ölümden, ne masum kaçış senaryoları oluştururdun ondan kaçmak için…

Son günlerde nasıl da iyileşmeye başlamış ve umutlandırmıştın bizi. Tam 46 yıldır çektikleri geride kalacak ve gülecek yüzü derken vazgeçtin hepimizden…

Altı yıl!. Sensiz geçen kocaman bir sene daha… Daha acın taze, hâlâ cümlelerde akla gelen anılar; bir şarkı çalarken, bir konu konuşulurken ya da sana benzer bir can gördüğümüzde boğamıza oturan yumru…

“Ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor” diyor Peyami Safa. Bunun ne demek olduğunu en iyi, bir yakınını evden tabutuyla çıkartılırken görmüşler bilir.

Ah zeytin gözlüm! Şimdi yerinde rahatsın şüphesiz ama özleminin tarifi yok bu hayatta.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir